Sevgili Okurlar…
Hafta sonu yaşadığım bir olayı samimi ve içten duygularımla sizlerle paylaşmak isterim.
“Selam vermek, el uzatmak, nezaket göstermek; makamın değil, karakterin gereğidir.”
Hayat bana yıllar içinde çok şey öğretti.
En önemlisi de şu oldu:
İnsanları seçimden önce değil, seçimden sonra tanırsınız.
Çünkü seçimden önce herkes mütevazıdır.
Herkes ulaşılabilirdir.
Herkes “kardeşim” der.
Herkes “birlikte başaracağız” cümlesini kurar.
Sonra bir gün sandıklar açılır…
Mazbatalar alınır…
Makam odalarının kapıları kapanır…
Ve bazı hafızalar da nedense aynı hızla siliniverir.
Geçtiğimiz günlerde bir yayla şenliğindeydik.
Kalabalık, protokol, sohbetler…
Derken protokol sırası başladı.
Yan yana tokalaşmalar, gülümsemeler, hatır sormalar…
Fakat insan bazen ilginç bir manzaraya şahit oluyor.
Yanına kadar gelinip de yokmuşsunuz gibi davranılması…
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Hayır…
Konu bir el sıkışmak değil.
Ben yıllardır gazetecilik yapıyorum; el sıkmanın da, sıkmamanın da haber değeri olmadığını bilirim.
Ama vefanın haber değeri vardır.
Nankörlüğün de vardır.
Hele hele dün omuz omuza yürüdüğünüz insanların, bugün sizi tanımıyormuş gibi davranmasının çok daha büyük bir anlamı vardır.
Siyasette en zor bulunan şey oy değildir.
Vefadır.
Çünkü oy sandıktan çıkar.
Vefa ise karakterden.
Çünkü bazı emekler afişlere yazılmaz. Seçime son üç hafta kala ulaşılamayan isimlere ulaşmak, kapıları çalınamayan kapıları açmak, randevu alınamayan kişilerle köprü olmak, güven duyulan gazeteci kimliğiyle diyalogların kurulmasına katkı sunmak… Bunlar kameraların önünde görünmez ama seçim süreçlerinin en kıymetli parçalarındandır. İşte ahde vefa da tam burada başlar. O gün omuz omuza yürüdüğünüz, “iyi ki varsın” dediğiniz insanı; bugün makamın gölgesinde yok saymak, aslında bir kişiyi değil, o emeği, o gayreti ve o fedakârlığı görmezden gelmektir. Vefa, en çok da insanın zirveye çıkarken bastığı basamakları unutmamasıdır.
Ne gariptir ki seçim dönemlerinde telefonları hiç susmayanlar, seçim bittikten sonra hafızalarını sessize alabiliyor.
Dün gece yarısı arayanlar…
Bugün göz göze gelmemeye çalışıyor.
Dün “bir kahveni içelim” diyenler…
Bugün bir selamı bile fazla görebiliyor.
Oysa siyaset, insan biriktirme sanatıdır.
İnsan eksiltme sanatı değil.
Mikrofonların başına geçildiğinde sıkça duyduğumuz bazı cümleler vardır:
“Dürüst olacağız.”
“Kimsenin hakkını yemeyeceğiz.”
“Ahde vefayı unutmayacağız.”
“Kul hakkına girmeyeceğiz.”
Ne güzel cümleler…
İnsan keşke bunları sadece dinlemese, yaşayabilse de.
Çünkü ahde vefa yalnızca kürsülerde söylenen bir cümle değildir.
Ahde vefa; sizi zirveye giden yolda yalnız bırakmayanları, zirveye çıktıktan sonra da hatırlayabilmektir.
Koltuğun yüksekliği, insanın göz hizasını değiştirmemelidir.
Hele ki hayatın insana olgunlaşması için onlarca yıl verdiği bir yaşta…
İnsan, yıllar geçtikçe daha çok gönül almayı öğrenmeli; daha çok gönül kırmayı değil.
Makamlar gelip geçicidir.
Bugün var, yarın yok.
Ama insanlar, koltuğa oturmadan önce nasıl biriydi; oturduktan sonra nasıl biri oldu…
İşte onu hiç unutmaz.
Benim kırgınlığım bir selama değil.
Benim satırlarım uzatılmayan bir ele de değil.
Benim meselem, koltuğa oturunca unutulan yol arkadaşlarıdır.
Çünkü insanı büyüten makam değildir.
İnsanı büyüten, o makama çıktıktan sonra küçülmemeyi başarabilmesidir.



