Özellikle ataerkil toplumlarda kadınların bir kulağında “sus” nidaları çınlarken diğer kulağında “bağır” çağrıları yükseliyor. Peki “kadın dediğin” nasıl olmalı?
Sokağa çıkıp bu soruyu rastgele 10 kişiye sorsak, çoğunun kadının nasıl olması gerektiğine dair hazır bir reçetesi olacaktır. Ancak “Kendisi nasıl istiyorsa öyle olmalı.” cevabını vereceklerin sayısı şaşırtıcı derecede azdır. Üstelik bu eksiklik sadece erkeklerle sınırlı değildir; birçok kadın da bu kalıpları içselleştirmiştir.
Kadın bugün yalnızca ev içinde ya da aile baskısıyla değil; politik söylemlerden dini referanslara, medya dilinden sokak yargılarına kadar uzanan geniş bir sistem tarafından şekillendirilmektedir. Patriyarka, yalnızca erkek egemenliği değil; bireyden devlete kadar herkesin parçası olduğu bir denetim ağıdır.
Bu ağ kadınlara ne olmaları gerektiğini değil, ne olmaması gerektiğini öğretir. Bunu yalnızca otorite değil, komşu, öğretmen, patron ve hatta başka kadınlar bile yapar. Türkiye’de birbirinden farklı alanlarda duyduğumuz cümleler bunun en net örnekleridir:
Bu söylemlerin kimin ağzından çıktığı değişir, fakat hedefi değişmez: Kadının yaşamı kontrol edilmeye çalışılır.
Kadının ne zaman güleceği, kaçta eve döneceği, kaç çocuk doğuracağı, niçin çalışacağı hatta nasıl giyineceği bile bireysel seçim olmaktan çıkar; “ahlak”, “kültür” ya da “fıtrat” kılıfıyla belirlenir.
Kadının neşesi denetlenir.
Hırsı “fazla” bulunur.
Başarısı “evi ihmal edip etmediğiyle” ölçülür.
Patriyarka bazen yasak koyarak değil, iyi niyetli tavsiyeler altında konuşur:
Bazen bağırmaz; fısıldar. Ama o fısıltı bile kadının hayatını yönlendirmeye yeter.
Feminizm yalnızca bir ideoloji değil; kadının yüzyıllar boyunca verdiği var olma mücadelesinin adıdır. Kadının eğitim hakkını, çalışma hakkını, seçme ve seçilme hakkını, bedeni üzerinde söz hakkını, yaşam hakkını savunmuştur. Bu nedenle feminizm bir lütuf değil, kadınların kendi elleriyle yazdığı özgürlük tarihidir.
Feminizm, kadına “nasıl olması gerektiğini” söylemez; kim olabileceğinin kapısını açar. Bell Hooks’un ifadesiyle:
“Feminist düşünce, kadınların hayatlarını kontrol etmesini sağlamalı; onlara nasıl yaşayacaklarını söylememelidir.”
(Feminism Is for Everybody, 2000)
Feminizm, erkeğe karşı olmak değil; kadının eşit özne olarak varlığını savunmaktır. Asıl amaç, patriyarkanın çizdiği rolleri yıkmak ve kadına kendi hayatının mimarı olma hakkı tanımaktır.
Ancak her ideoloji gibi feminizm de bazı yorumlarda dogmatikleştirilebiliyor. Bu noktada eleştirilen feminizm değil, “dogmatik feminizmdir.” Dogmatik feminizm, özgürlüğü genişletmek yerine daraltabilir ve yeni bir “makbul kadın” modeli yaratabilir:
Oysa feminizmin görevi, kadının hangi yolu seçtiğini değil, seçme hakkını savunmaktır. Christina Hoff Sommers’ın belirttiği gibi:
“Feminizmin özü bireysel özgürlüktür.”
(Who Stole Feminism?, 1994)
Feminizm, kadının kendi yaşamına kendisinin karar vermesini ister. Kadın bazen yüksek sesle güler, bazen sessizce yaşar. Bazen anne olur, bazen olmaz. Bazen dua eder, bazen devrim örgütler.
Hepsi kadındır. Hepsi değerlidir.
Patriyarka “kadın şöyle olmalı” derken, dogmatik feminizm “kadın böyle olmamalı” diyebiliyor. İkisi de kadının kendi sesiyle konuşma hakkını elinden alıyor. Judith Butler’ın ifadesiyle toplumsal cinsiyet bir performanstır; biz kadın olmayı da kadın gibi davranmayı da toplumdan öğreniriz. Gerçek özgürlük ise kadının artık bu rolü oynamayı reddedebilmesidir.
Dilerim bir gün kadınlar ne patriyarkanın gölgesinde ne de dogmatik feminizmin baskısında kalır; sadece kendileri gibi olabilirler.
Çünkü bir kadının nasıl olması gerektiğine dair tek gerçek cevap vardır:
Kadın, kendisi nasıl istiyorsa öyle olmalıdır.
Akademik ve Kuramsal Kaynaklar
GÜNDEM
1 gün önceGÜNDEM
2 gün önceSİYASET
3 gün önceGÜNDEM
3 gün önceGÜNDEM
3 gün önceGÜNDEM
4 gün önceGENEL
7 gün önce

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.